SAGLIK VE TIP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAGLIK VE TIP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2010 Pazartesi

Bu balı sakın yemeyin!

Bu balı sakın yemeyin!

Sadece bu yıl 128 kişiyi zehirleyen balla ilgili uzmanlardan hayati bir uyarı geldi...

Zonguldak İl Sağlık Müdürü Rüstem Albayrak, kentte bu yıl 128 kişinin zehirlenmesine yol açan acı balın tüketilmemesi gerektiğini bildirdi.

Albayrak, yazılı açıklamasında, özellikle Devrek, Alaplı ve Ereğli ilçelerinde olmak üzere acı bal zehirlenmelerinde artış yaşandığını, il genelinde 128 vakaya rastlanıldığını belirtti. Acı bal zehirlenmesinin halk arasında "dağ gülü" olarak bilinen "rhododendron" familyası bitkilerinden beslenen arıların ürettiği balın tüketilmesiyle ortaya çıktığını anlatan Albayrak, şunları kaydetti:

"Rhododendron ailesi üyelerindeki bitkinin tüm parçaları zehirlidir. Karadeniz Bölgesi'nde yetişen bu çiçeklerde bulunan 'grayanotoksin' adlı madde arılar tarafından alınmasıyla zehir bala karışır. Balda zehrin bulunup bulunmadığı ancak analizlerle mümkün olabilmektedir.

Halk arasında 'deli bal' olarak da bilinen balın yenilmesinden bir iki saat sonra belirtiler ortaya çıkar ve zehirlenme ciddi değilse 12-24 saat içinde düzelir. Ancak hayatı tehdit eden zehirlenmeler de olabilir.

Balı yiyen kişide uyuşma, karıncalanma, yanma hissi, ağız etrafından uyuşma, burunda kaşınma, deride ve gözlerde kızarıklık, baş dönmesi gibi bulgular, koma hatta ölümle bile sonuçlanabilmektedir. Kentte bu yıl 128 kişinin zehirlenmesine yol açan acı bal tüketilmemeli."

21 Aralık 2010 Salı

Alerji Nedir?

Alerjiler, bağışıklık sisteminin yabancı maddelere karşı gösterdiği olumsuz tepkilerdir.  Polen gibi normalde zararsız maddelere maruz kalmak bağışıklık sisteminin sanki bu maddeler sağlığa zararlıymış gibi tepki vermesine neden olur.  Alerjiye neden olan maddelere alerjenler denir.

Alerjiye neden olan pek çok madde vardır. Bunlardan bazıları:
·         Ağaç ve çimen polenleri
·         Hayvan kılı, dokusu veya dışkısı (örn. kedi veya köpek)
·         Böcekler  (örn. akarlar) ve böcek zehiri (örn. arı veya eşek arısı)
·         Bitkisel gıdalar  (örn. sebzeler) veya hayvansal gıdalar (örn. inek sütü)
·         Kimyasal maddeler (örn. ilaçlar) 

Geçtiğimiz 20 yıl içinde sanayileşmiş ülkelerde alerjik hastalıkların tekrarlanma sıklığı dikkat çekici oranda arttı. Avrupa’da her üç kişiden birinin pek çok alerji belirtisinden en az birini gösterdiği tahmin ediliyor. Bazı bilim adamları bu gelişmenin, gündelik hijyenin artmasının ya da eskiden içinde yaşadığımız çevrede bulunan bazı patojenlerin yok olmasının yol açtığı, ciddi hayat tarzı değişikliklerine bağlı olduğuna inanıyorlar. Diğerleri, çevreyi kirleten maddelerin yoğunluğunun artmasının hastalığı tetiklediğini ifade ediyorlar. Çevre kirliliğinin muhtemel katkısı bir yana, bilimsel çalışmalar alerjilerin bazı riskli genlerle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bu kuşaktan kuşağa geçen unsur, özellikle her iki ebeveynin de etkilendiği ailelerde daha belirgin görülüyor ve doğacak çocuğun en az %50 ihtimalle hastalığa yakalanmasına neden oluyor.  Buna rağmen, herhangi bir genetik unsur sadece riskin artması anlamına gelir. Öte yandan hastalığın gerçekten oluşması, yüksek yoğunlukta alerjene maruz kalmak da dahil olmak üzere, bir dizi parametreye bağlıdır. Gıda alerjileri 3 yaş altı çocuklarda özellikle sık görülmelerine rağmen, ergenlikle birlikte ilgili belirtiler de genellikle ortadan kaybolur. Buna karşın yetişkinler kedi tüyü, akar böceği ya da polen gibi çevreye bağlı alerjenlere duyarlılık geliştirmeye daha yatkındır.

Hasta açısından bakıldığında alerjiler, alınım yoluna göre aşağıdaki kategorilere ayrılırlar.
Alerjik reaksiyonlar genel olarak şöyle sınıflandırılır:
·         Solunum alerjileri (örn. polen veya sporlar)
·         Gıda alerjileri (örn. meyveler, sebzeler veya süt ürünleri)
·         İlaç alerjileri (örn. antibiyotikler)
·         Böcek zehiri alerjileri (örn. arı veya eşek arısı)
·         Temas alerjileri (örn. metaller)

Alerjiler nasıl gelişir?
Belirli bir biyolojik kaynakla (örn. polen) ilk temastan sonra hastanın bağışıklık sistemi, bir ya da daha fazla sayıda alerjen molekülüne karşı IgE adı verilen antikorlar üretir. Buna duyarlılık (hassasiyet) denir. Aynı alerjenle ikinci temasta, bazen yıllar sonra, bağışıklık sistemi bir moleküler zincirleme reaksiyonla karşılık verir ve bu durum, mast adı verilen hücrelerin duvarlarına yapışan IgE moleküllerinin çapraz reaksiyonuna sebep olur. Sonuç olarak yüksek oranda iltihap mediyatörü (aracısı; örn. histaminler) salgılanarak, alerjinin iyi bilinen semptomları tetiklenmiş olur.

Alerjinin yaygın semptomları nelerdir ve nasıl ortaya çıkarlar?
Alerji insan vücudundaki farklı organ ve dokuları etkileyerek farklı belirtilere sebep olabilir. Alerjik rahatsızlıkların başlıca semptomları şunlardır:
(Kronik) iç burun iltihabı ⁄  Saman (bahar) nezlesi
Saman nezlesi ya da mevsimsel alerjik iç burun iltihabı, üst solunum yollarına –burun, sinüsler, boğaz- ve gözlere hava yoluyla giren polen gibi maddelere karşı gelişen bir alerjik reaksiyondur. Saman nezlesi adı aslında doğru değildir; belirtiler samanların toplandığı sonbahar aylarında kesinlikle görülmez ve ateş yapmaz. “Alerjik rinit” (iç burun iltihabı), alerjinin bu türü için kullanılan doğru terimdir. Rinit, “burunun tahriş olması” anlamına gelir ve “burun” anlamına gelen “rhino” kelimesinden türetilmiştir. Belirli bir mevsimde ortaya çıkan alerjik rinit ise “mevsimsel alerjik rinit” olarak bilinir. Alerjik rinit ya da saman nezlesinin belirtileri arasında burun tıkanması, burun akması, hapşırma, burun ve göz kaşıntısı ve gözlerde yaşarma çok sık görülür. Saman nezlesi alerjik hastalıklar arasında en yaygınıdır – sanayileşmiş ülkelerin toplam nüfusunun %15’ten fazlası bu hastalıktan şikayetçidir. Belirtiler genellikle önce çocuklukta ortaya çıkar ve 30 ila 40 yaşına kadar giderek azalır. Sürekli alerjik rinit ise ev tozu akarları ve evcil hayvanlar gibi faktörlerin neden olduğu, bütün yıl devam eden benzer bir alerjidir. Ancak baskın alerjen zaman içinde değişebilir.
Konjonktivit (göz nezlesi)Konjonktiv (göz zarı) iltihabı genellikle alerjenler tarafından tetiklenir ve sıklıkla rinitle birlikte seyreder. Alerjik konjonktivit, saman nezlesi, astım ve egzama gibi diğer alerjik rahatsızlık belirtileri gösteren insanlar arasında yaygındır. Polen, toz akarları ve kozmetikler gibi alerjenler konjonktivite neden olur. Belirtileri arasında yanma, akma, kuruluk, kaşıntı, ışığa duyarlılık, göz ağrısı veya rahatsızlığı, yapışkanlık, ağlama ve kemoz sayılabilir. Gözleri ovuşturmak semptomların daha da kötüleşmesine neden olabilir.

Nefes daralması, astım
Bazı alerjik hastalarda astım belirtileri çevreden kaynaklanan bazı tetikleyicileri solumak yoluyla başlar (örn. alerjenler veya diğer çevreyi kirleten maddeler) ve akciğerlerin hava kanallarında iltihabi reaksiyona neden olur. Asıma yol açan tipik alerjenler arasında evcil hayvan kepeği, toz akarları, hamam böceği alerjenleri, küfler veya polenler sayılabilir. Astım semptomları, solunum yolları iltihapları, egzersiz, soğuk hava, tütün dumanı ve diğer kirlilik yaratan maddeler, stres, gıda ve ilaç alerjileri tarafından da tetiklenebilir.  Astım atağı meydana geldiğinde hava kanallarını çevreleyen kaslar kasılır ve kanalların içindeki doku şişer. Bu durum geçen hava miktarını azaltır ve hırıltılara neden olabilir. Astım hastalarının çoğunda hırıltı atakları, semptomların görülmediği aralardan sonra meydana gelir. Bazı hastalarda nefes daralmaları uzun dönemlidir ve arada daha da zor nefes aldıkları dönemler olur. Öte yandan bazılarında başlıca belirti öksürük olarak ortaya çıkar. Astım atakları birkaç dakika ya da günler sürebilir ve hava akışı ciddi surette engellenirse tehlikeli olabilir.
Ciltteki alerjik reaksiyonlar
Cildimiz, vücudumuzu çevreyi kirleten maddeler ve patojenlere temasa karşı koruyan en önemli bariyer ve aynı zamanda alerjenlerin de birincil temas noktasıdır.  Alerjik Kontakt Dermatit, deriyle temas eden maddeye karşı gelişen bir alerjik reaksiyon nedeniyle deride kaşıntı oluşması durumudur. Sorumlu maddeyle temastan birkaç saat sonra ortaya çıkar ve cildin bu maddeyle temas bir daha etmemesi durumunda, birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Kontakt Dermatit, Kontakt Ürtiker ile karıştırılmamalıdır.  İkincisinde kaşıntı alerjen maddeye maruz kalındıktan birkaç dakika sonra başlar ve yine birkaç dakikadan birkaç saate kadar değişen bir süre içinde kendiliğinden geçer. Alerjik Kontakt Ürtikerin en bilinen örneği, lateks alerjisidir. Alerjik Kontakt Dermatit, cildin sürekli olarak irritan (tahriş edici) maddelerle temasından dolayı ortaya çıkan benzer bir durum olan İrritan Kontakt Dermatit’ten de farklıdır. İrritanlar arasında su, sabunlar, deterjanlar, çözücü maddeler, asitler, alkaliler ve friksiyon (ovuşturma) sayılabilir. İrritan Kontakt Dermatit, irritanları yeterince maruz kalan herkesi etkileyebilir ancak Atopik Dermatiti olanlar özellikle daha duyarlıdır. Ellerdeki dermatit vakalarının çoğu irritanlarla temas nedeniyle meydana gelir.Dolaşım sorunları, yorgunlukİnsan vücudunun bağışıklık sisteminin alerjenlerle temas karşısında verdiği tepki (örn. lokal bir iltihap)  dolaşım sistemini büyük ölçüde etkileyebilir ve genel yorgunluğa neden olabilir. Bu semptomlara sıklıkla anti histaminler gibi ilaçlar sebep olur.Sindirim sistemi belirtileriBir alerji sindirim sistemini de etkileyebilir ve bu durum kendini karın ağrısı, mide bulantısı, kusma veya ishal şeklinde gösterebilir.

Anafilaksi
Anafilaksi ya da aşırı duyarlılık, aynı anda tüm bağışıklık sistemini etkileyen ve hayati sonuçları olabilen çok şiddetli bir alerjik reaksiyondur. Tam gelişmiş anafilakside ürtiker (kurdeşen) ve/veya anjiyo ödem (doku şişmesi) ile birlikte hipotansiyon (düşük tansiyon) ve bronkospazm (solumun yolları kasılması, astım) görülür. Anaflaktoid reaksiyonlar da, klinik anlamda anafilakside görülen reaksiyonlara benzer. Tek fark, anaflaktoid reaksiyonların IgE'ler aracılığıyla oluşmaması ve daha az şiddetli seyredebilmelidir.  Anafilaksi reaksiyonların şiddeti, görece olarak hafif semptomlardan aniden ölüme kadar değişebilir. Her durumda hemen bir uzmana başvurulmalı ve gerekli tedavi sağlanmalıdır.

AllergySensor Testi Nedir?


Moleküler Allerji Testi: Allergy Sensor
AllergySensor, yeni nesil bir moleküler alerji testidir. 50 yılı aşkın bir süredir alerji, astım ve bağışıklık sistemleri üzerine çalışan dünya öncü kuruluşu Phadia ve Genosense’in alerji ve immunoloji konusunda hekimlerin hizmetine sunduğu en son ürünüdür.                                                            
Phadia’nın geliştirdiği moleküler alerji testi olan “Allergy sensor” testinin doğruluk oranı çok yüksektir ve uygulaması hem hekim, hem de hasta için çok kolay ve güvenlidir. Şu an tüm alerji ile ilgili kongrelerde, moleküler alerji testi en ön sıralarda yer almaktadır.

Cilde uygulanan klasik alerji testleri ve AllergySensor:
Klasik testlerde alerji testi yapılırken, cilde bu maddeden oluşturulmuş  ekstreden az miktarda uygulanır.  Eğer vücut buna karşı kızarma şişme gibi her hangi bir reaksiyon verirse, test pozitif sonuç vermiş olur. Klasik testlerde kullanılan bu alerji testi ekstreleri, alerjen maddelerin kaynaklarından alınan ekstrelerden oluşmaktadır. Bu ekstrelerin moleküler seviyede elde edilmesi mümkün olmadığından, bu ekstreler her zaman mutlak saf olamamaktadır, bunlara çeşitli nedenlerden başka alerjen maddeler de karışabilmektedir.
Örneğin “köpek kepeği'ne karşı alerji testi yapılırken uygulanan testte kullanılan “köpek kepeği” ekstresine köpek derisinde sıklıkla bulunan ve pek çok kişinin alerjik olduğu bir mite’ın alerjen molekülleri karışırsa ortaya beklenenden farklı bir sonuç çıkabilir. Böyle bir durumda mite alerjisi olan birinde, yanıltıcı olarak sonuç ”köpek kepeği” alerjisi olarak okunur. Haliyle bu sonuca göre uygulanan tedaviden de beklenen sonuç alınamaz.
Bu klasik testlerde kişiye doğrudan alerjen madde uygulanması bazen alerjik reaksiyona sebep olmaktadır, bu da haliyle hiç istenmeyen ve yerine göre tehlikeli olabilecek bir durumdur. AllergySensor testi ile kişiye her hangi bir alerjen madde uygulanmadığından bu test hekime ve uygulanan kişiye büyük rahatlık sağlamaktadır.

Kandan Yapılan klasik IgE Testleri ve Allergy Sensor:
Hastadan alınan kan laboratuar ortamında incelenir ve kanda belli alerjenlere karşı vücut tarafından üretilmiş antikorlar tespit edilir. Bu test günümüze kadar birçok hasta üzerinde uygulanmış ve birçoğunda da güvenilir sonuçlar vermiştir bazı durumlarda sonuçlar tatmin edici olmamaktadır. Alerjen ekstrelerinin kullanıldığı bu testler, bu ekstrelerin tamamen saflaştırılmasının mümkün olmadığından dolayı bazı hastalarda doğru sonuç vermemektedir. Ayrıca bazen, belli bir alerjene karşı son derece düşük IgE seviyesi olan bir hastada, bu alerjene son derece şiddetli bir tepki çıkmaktadır, kanında belli bir alerjene  IgE seviyesi çok  yüksek çıkan bir kişide ise tam tersine, o alerjene karşı belirgin alerjik bir reaksiyon sonucu alınmamaktadır.

Çocuklar İçin AllergySensor


Çok az kana gerek olduğundan ve kan özel aparatı ile ister parmak ucundan, ister damardan alınabildiğinden çocuklarda AllergySensor en kolay uygulanabilecek allerji testidir. Alerji yapacak hetr hangi bir uygulamaya neden olmadığından hekim ve hasta güvenirliği son derece yüksektir.
Allergy Sensor, gücünü dünya lideri Phadia-Genosense’in çalışmalarından almaktadır:
Phadia 50 yılı aşkın bir süredir alerji, astım ve bağışıklık sistemleri üzerine araştırmalar yürütmekte olan dev bir kuruluştur.
Klasik alerji testlerinde %75 pazar payı olan ve Avrupa otoimmün hastalık testlerinin %40'ını  yapan dünya lideri Phadia, Genosense ile birlikte yeni  çıkardığı “AllergySensor” testi ile alerji konusunda büyük bir ilerlemeye aracı olmuştur. “Allergy sensor” testinin güvenilirliği yanında, uygulama kolaylığı de hem hekimlere, hem de uygulanan kişilere büyük rahatlık getirmiştir.

20 Kasım 2010 Cumartesi

BRONZLAŞIRKEN KAVRULMAYIN

Yaz geldi, herkesin tatil krizi tuttu. Hepimiz güneşin altında kumlara uzanıp bronz bir tenle eve dönmenin hayalini kuruyoruz... Peki, bilinçsizce bronzlaştığınızda cildinizi ve sağlığınızı tehlikeye attığınızı da biliyor musunuz? Tatilde sağlıklı bir şekilde bronzlaşmak istiyorsanız; valizinizden koruyucu kremleri eksik etmeyin ve güneşte kalacağınız süreyi doğru ayarlayınGüneşten doğru faydalanma ve güneşlenmenin sağlıklı formüllerini merak ediyorsanız; Osmanoğlu Kliniği'nden Dermatoloji Uzmanı Meriç Aksoy'un uyarılarını dikkatle okuyun:* Güneşlenmeye kaç dakika ile başlanmalı? Açık ve buğday tenli kişiler, ilk gün sadece 15 dakika güneşlenmeli. İlerleyen günlerde bu süre bir buçuk saate kadar çıkılabilir. Esmer tenlilerin güneş altında 15 dakika kalmaları yeterlidir. Güneşin yol açtığı hasarlar en çok açık tenlilerde ortaya çıktığından; esmer tenlilerde böyle bir risk daha azdır ancak bu onların güneşte daha fazla kalabilecekleri anlamına da gelmemelidir.* Koruyucu krem ne kadar korur? Koruyucu kremlerin etkileri, 3-n saat ile sınırlı olduğundan güneşlenme sırasında tekrar tekrar sürülmelidir. Koruyucu kremler güneşlenmeden yarım saat önce sürülmelidir. Güneşlenme sırasında sık sık duş alınması gerektiğinden her duş sonrası yeniden koruyucu krem kullanılması faydalı olur.* Havuç ya da kakao yağı daha çabuk bronzlaştırır mı? Havuç, kakao, hindistan ve badem yağlarının güneşten hiçbir koruyucu özellikleri yoktur. Sadece bunları kullanarak güneşlenmek çok tehlikelidir. Özellikle 15 dakika veya daha fazla güneşlenmek, birinci derece yanıklara davetiye çıkarır. Ancak güneş kremi kullandıktan sonra bu tarz yardımcı ürünler kullanılabilir.* Solaryum, bronzlaşmayı kalıcı hale getirir mi? Çok özel bir nedeniniz yoksa denize gitmeden önce solaryuma girilmesini tavsiye etmiyorum. Son yıllarda cihazların kalitesi artsa da haftada 2'den fazla solaryuma girilmesini tavsiye etmiyorum. İnsanlar başlayınca, bir tutku şeklinde 10-15 seans devam ettiriyor. Kalış süresi kişinin ten rengi ile cihazın özelliğine göre değişir ve hamileler için sakıncalıdır. Solaryum güneşe göre daha az zararlı. Ancak sık sık solaryuma girilmesi yine güneş ışınları gibi derimize zarar verir. Solaryumda da kansorojen ve yaşlandırıcı özellikleri var.* Bronz ten cazibesini kaybedecek mi? Son yıllarda özellikle Avrupa ülkelerinde beyaz ten daha fazla prim yapmaya başladı. Bunda cilt kanserlerindeki artış etkili olabilir. Ayrıca bilinçli denize girme ve güneşlenme sayesinde, tatilde bronzlaşmadan da dinlenip yılın yorgunluğundan arınabilirsiniz.* Bronzlaştıran ışın hangisi? Bronzlaşma güneş ışınlarına karşı bir tepkidir. Güneşlenirken melanin hücreleri aktive oluyor. Deriye rengini veren melanin maddesi daha fazla olunca; deri kalınlaşıp, güneşe karşı kişiyi korumak amacıyla bronzlaşır. Güneşin bir görülen bir de görülmeyen ışınları var. Görülmeyen ışınlardan çok kısa dalga boylu olan infraruj ile infraretler ozan tabakası tarafından tutulur. Bir de ultraviyole ışınları var ki onlarda A, B ve C olarak dalga boylarına göre gruplara ayrılır. En kısa dalga boyuna sahip ultraviyole C en fazla zararlı olanıdır ve ozon tabakası tarafından tutulsalar da bir bölümü bu tabakanın inceldiği yerlerden yeryüzüne inmeyi başarıyor. Biz bu ışınları ameliyathane, laboratuvar veya yüzme havuzların dezenfeksiyonunda kullanıyoruz. Ultraviyole B ışınları esas bronzlaştıran ışınlar olurken, ultraviyole A ise cildi yakan ışınlardır. A ışınları deride yanık oluşturur. Ayrıca hem A hem de B ışınları, birtakım cilt hastalıklarının tedavisinde de kullanıyor.* Otobronzları güneşlenirken kullanabilir miyim? Güneş koruyucu özellikleri olmayan otobronzların son zamanlarda E, C vitaminlisi ve ultraviyole ışınlarından koruyuculu özellikte olanları bulunuyor. Bu tarz ürünler denize gidemeyen ya da özel bir nedenle kullanılabilir. Ancak otobronzları kullanmadan önce deriye peeling yapılması daha etkili olacaktır.* Güneşlenme bilincimiz var mı? Türkler, ne zaman fırsat bulurlarsa denize gittiklerinde mutlaka yanıyorlar. Koruyucu krem kullanmadan ve saatlerce güneşin altında kalıyorlar. Bilinçli güneşlenen varsa da çok azdır. Bulutlu havada güneşlenenler de yine aynı riske sahip. Kadınlar daha bilinçli güneşlenirken, erkekler biraz daha ilgisiz!* Vitaminler bronzlaşmayı kolaylaştırır mı? Güneşe çıkmadan önce bir doktora danışarak betakaroten, C ve E vitamini gibi besin takviyelerinden faydalanılabilir. Bunlar güneş ışınları ile oluşan serbest radikallerin nötralize edilmesine ve bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesine yardımcı olur.* Kırışıklıkları artırıyor mu? Güneş ışınları kansorejen ışınlardır. Cildi erken yaşlandıran ışınlardır. Derideki kırışıklıkları arttırıp derinleştirir. Ve bu her sene bir öncekinin üzerine eklenerek sürer. Cildin bağ dokusunu gevşetip sarkmalara neden olur. Deride açık veya koyu renk lekelere de yol açar.* Peki yararları yok mu? Yaz gelince hepimiz deniz kenarı aktivitesi, güneşlenme planları ve bronzlaşma hayalleri kurmaya başlarız. Güneş ışınları canlılık verip, mutluluk hormonlarının salgılanmasını artırıyor. D vitamini sentezini uyarıp, vücudun kalsiyum dengesi ayarlanmış oluyor.

2010 İÇİN ALTIN DEGERİNDE 10 SAGLIK KURALI


Eğer, sağlıklı ve huzurlu bir hayatım olsun ve yaşadığım hayattan keyif alayım diyorsanız, aşağıdaki "10 altın kuralı" hayata geçirmenizi öneriyorum.


Yapacağınız bu küçük ve etkili değişimlerin, 2009’u sağlığınızda bir değişim yılı haline getireceğini düşünüyorum. Kuralların her biri bir ’deniz feneri’dir ve yanlış durumlarda rotanızı değiştirebilecek en güvenli işaretlerdir.

İyimser insan iyilik ve sağlığı en çok hak edendir

Uzun yıllar 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in özel hekimliğini yaptım. Sayın Demirel benim için bir "hayat bilgisi" öğretmeni gibidir. Onun en çok etkilendiğim özelliklerinden biri de "dayanılmaz iyimserliği"dir. Süleyman Demirel’in iyimserliği her zaman şaşırtıcı düzeydedir. Hangi günde, mevsimde, koşulda olursanız olun, "Bu sabah nasılsınız?" diye sorduğunuzda ondan hiç değişmeyen bir yanıt alırsınız: "Taş gibiyim!" Olan biten onca olumsuz şeye rağmen hayata dair iyi duyguları sürdürebilmek Sayın Demirel’in en önemli meziyetlerinden biridir. Herkes, Demirel’in bu kadar güçlü, çalışkan ve aktif biri olmayı nasıl başardığını merak eder. En önemli sırrını ben hemen vereyim: O, her sabaha küçük bir duayı tekrarlayarak -duanın içeriğini bilmiyorum- ve iyimserlik ilacından bir kapsül alarak başlar. Ona göre, "Nasıl bakarsanız, öyle görürsünüz. İyimser insan iyi insandır, iyilik ve sağlığı en çok hak edendir." Süleyman Demirel’e göre, "İyimserlik, bu da geçer diyebilmek, geçmişi geçmişte bırakıp gelecek zamana bakabilmektir. Her gün ve her sabah yenidir, güzeldir. Her şey değişir, değişebilir, değiştirilebilir. Hayatın genel olarak iyi ve güzel olduğunu düşünüp, üretkenlik ve çözüme odaklanmak gerekir."

Sosyalleşmeyi ihmal etmeyin

Hangi yaşta olursanız olun yalnız insan, yaşlı insandır. Hele bir de yaşlanmaya başladıysanız, yalnızlık koyu bir karanlıktır. Yalnızlık yaşlanmanın en ıssız, en keyifsiz yanıdır. Yeni yılda yeni dostluklar, arkadaşlıklar geliştirin. Çoğalın, dostluklarınızı güçlendirmeyi de ihmal etmeyin. Aile bağlarınızı sağlam ve güvenli tutun. Kendinizi evinize, semtinize, şehrinize sıkıştırıp kapatmayın. Sosyalleşin! Ülkenizin, şehrinizin, semtinizin sorunlarına ilgi gösterin. 90’lı yaşlara yaklaşmasına rağmen gece gündüz demeden ülkeyi dolaşan, kendini sorun çözmeye adayan Sayın Hayrettin Karaca mükemmel bir örnek.

Beden ve ruh dengesini koruyun

Uzun süreli birçok çalışma gösterdi ki, duygusal olarak kendini iyi hissetmek, daha sağlıklı olmanızı ve daha uzun süre genç kalmanızı sağlıyor. Beden-ruh dengesi, halinize şükretmenizi de kolaylaştırıyor. Duygusal olarak kendinizi iyi hissettiğiniz zaman bedeninizin işi kolaylaşıyor. Bu nedenle yalnız bedeninizle değil, ruh sağlığınızla da ilgilenmeniz, ruhunuzu da korumanız, geliştirmeniz ve beslemeniz gerekiyor. Beden-ruh ilişkisi mükemmel binlerce insan var. Benim favorim Dalai Lama...

Gerekli vitaminler: Neşe ve mutluluk

Birçok defalar yazdık, bir daha tekrarlayalım: "Mutluluk an, huzur zamandır." Mutluluk sizin üretebileceğiniz, farkındalıklarınızla geliştirip büyütebileceğiniz, çok özel, kısa süreli ama çok kolay kazanılabilen anlar ve bu anlarda hissedilebilen duygulardır. Bunun için neşeli biri olmayı, hoşgörülü, keyifli, endişesi az, umudu, kahkahası bol biri olmayı (ve böyle insanlarla birlikte yaşamayı) ilke edinin. Kötümser, endişeli ve sorunlu insanlardan uzak durun. Fırsat buldukça (hatta bazen kendinizi zorlayarak) gülmeyi ve kahkaha atmayı ihmal etmeyin.

Hastalıklardan korunun

Tıp size hastalıklardan korunma ve erken teşhis konusunda muazzam fırsatlar sunuyor. Hastalıklara neredeyse hücresel, hatta genetik düzeyde tanı koyabilmeyi vaat ediyor. Siz ne yaparsanız yapın, bazı hastalıklara kaderiniz sizi çekip götürüyor ama sağlığını koruma ve sağlık risklerini takip etme konusunda hassas davrananlara bu tür kötü piyangolar daha seyrek rastlıyor. İnsan aklı ne yazık ki beden ve ruhun sağlıklı durumunu idrak edemiyor. Ne zaman ki vücudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ediyor, ancak o zaman sağlığın önemini, ciddiyetini düşünmeye, konuşmaya başlıyoruz. Bu nedenle yeni yılda düzenli sağlık kontrolleri yaptırmanızı öneriyorum.

Beslenme, uyku ve stres önemli

Ne yiyip içtiğiniz, nasıl bir yaşam sürdüğünüz, yani "hayat tarzınız" (uykunuz, aktiviteniz, stres yönetimi beceriniz) sağlığınızı belirleyen temel faktörlerdendir. Yaşlandıkça daha az kalori tüketmeyi hedefleyin. Çünkü yaş kırkı geçti mi can boğazdan gelmiyor, gidiyor. Taze ve temiz şeyler yiyip içmeyi hedefleyin. Sebze ve meyvelerden, bakliyat grubu besinler ve tahıllardan, hayvansal ürünlerden dengeli bir şeklide istifade edin. Her gün en az 1,5 litre su için. Az yağlı besinler tüketin. Sebzeyi, meyveyi mümkün olduğu kadar daha çok yiyin. Uyku sorunlarınızı tedavi ettirin. Stressavar önlemleri öğrenin.

Zararlı şeylerden uzak durun

Alkol ve sigaranın zararları artık tartışma konusu bile yapılmıyor. Günde bir-iki fincan kahve bir problem yaratmıyor ama fazlası kalbi de beyni de yoruyor. Yiyecek ve içeceklerdeki katkı maddeleri, besinlerdeki kirlilikler sağlığınızı en azından uzun vadede bozabiliyor. Tatlandırıcılar, fazla miktarda tuz kullanmak, aşırı şeker tüketmek, şeker eklenmiş içecekleri fazla miktarda yemek de sağlığa zarar veriyor.

İnanç dünyanızı güçlendirin

Hangi düşüncede ve inançta olursanız olun, inanç dünyanızı zenginleştirmeye ve güçlendirmeye gayret edin. İnançlı insan, aidiyet duyguları güçlü insandır. İnançlı insan, kendini daha çok yoğun ve kalabalık hisseder. İnanç ve onun sağladığı aidiyet hissi, güven duygusunu pekiştirir. Korku, endişe vb. hasta edici duyguları azaltır. İnanç az ile yetinmeyi ve hafiflemeyi kolaylaştırır. İnanç duygusu son yıllarda en etkin detoks ilacı gibi görülüyor.

Beyninizi destekleyin

Beyniniz de kaslarınız da aynı temel kural ile yönetiliyor: Kullan veya kaybet! Her ikisini de sürekli olarak ama akıllıca kullanmanız gerekiyor. Bunun için beyninize de sık sık egzersizler yaptırmanız, onunla "farkındalık ve değişim yolculuklarına çıkmanızda" fayda var. Bu yolculuklar zihninizi besleyip güçlendirecek, fazlalıklarından arındıracaktır. Okuyun, dua edin, bulmaca, sudoku çözün, satranç, briç oynayın ve düşünce egzersizleri yapın, iç dünyanıza doğru yolculuklara çıkın.

Kilonuzu koruyun

Araştırmalar kronik hastalıkların çoğunun, özellikle şeker hastalığı, hipertansiyon, damar sertliği, hatta bazı kanserlerin vücutta fazla miktarda yağ birikmesinden kaynaklanabileceğini gösteriyor. Özellikle bel ve karın çevresinde, karın içi organların bünyesinde ve çevresinde biriken yağlar tehlikeli bulunuyor. Yeni yaklaşımda yalnızca kaç kilo olduğunuz değil, vücudunuzda ne kadar yağ taşıdığınız, kas yağ oranınız da önem kazanıyor. Her yaşın bir kilosunun olduğu, ideal kiloya değil, sağlıklı kiloya hedeflenmek gerektiği belirtiliyor.

Kurallar deniz fenerleri gibidir

BİR ÖYKÜ: 1920’lerde Akdeniz’in kayalıklarla dolu kıyılarından birinde bir savaş gemisi manevralar yaparken deniz birden bozar. Şartlar son derece kötü, fırtına müthiştir. Karanlık bastırdıktan kısa bir süre sonra ikinci kaptan köprüye, "İleride bir ışık var" diye bildirir. Kaptan, "Duruyor mu, hareket mi ediyor" diye sorar. İkinci kaptan, "Duruyor" diye yanıtlar. Geminin rotası ışık kaynağı ile çarpışma yönündedir. Kaptan adeta kükrer. "Diğer gemiye çarpışma rotasında olduğumuzu bildirin ve rotalarını 20 derece değiştirmeleri için sinyal verin." Kısa bir süre sonra ışık kaynağından (!) cevap sinyali gelir: "Siz rotanızı hemen 20 derece değiştirmelisiniz." Kaptan sinirlenir ve "Kaptan konuşuyor. Rotanızı hemen 20 derece değiştirin" komutunu tekrarlar. Gelen cevap şudur: "Ben ikinci sınıf bir denizciyim! Rotanızı değiştirseniz iyi olur." Kaptan daha da sinirlenir, bağırır ve hemen şu mesajı gönderir: "Bu bir savaş gemisidir, rotasını hemen şu anda değiştirsin." Bunun üzerine karşı taraftan tek cümlelik bir mesaj alınır: "Bu da bir deniz feneridir!" Savaş gemisi rotasını mecburen değiştirir. Kurallar da deniz fenerleri gibidir. Doğa kanunları nasıl değişmezse, onlarda değişmezler...

Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU Hürriyet

Göğüs kanserinden korunmanın yolu: Sızma zeytinyağ



Sızma zeytinyağında anti-kanser kimyasalları tespit eden İspanyalı araştırmacılar, bu kimyasalların göğüs kanseri riskini azalttığını belirtiyorlar.


Isı ve kimyasal kullanmadan sadece zeytinin ezilmesiyle elde edilen sızma zeytinyağı bitki kimyasalları içeriyor. Araştırmacılar, sızma zeytinyağını parçalara ayırdılar ve laboratuarda göğüs kanseri hücrelerine karşı bunları test ettiler. Bitki kimyasalı olan polifenol (bitkisel antioksidan) içeren tüm parçaların göğüs kanseri geni HER2'yi engellediğini buldular.

BMC Kanser dergisinin son sayısında yayınlanan araştırmada, Catalan Onkoloji Enstitüsü'nden Dr. Javier Menendez, zeytinyağı açısından zengin Akdeniz tipi diyetlerin kalp hastalığı ve yaşlanmaya karşı da koruyucu etkisinin olduğunu söyledi. Menendez, "Bulgularımız ilk kez sızma zeytinyağındaki karmaşık fenollerin göğüs kanserine neden olan HER2 genini büyük ölçüde engellediğini gösterdi" dedi.

Araştırmacılar, bu bitkisel antioksidanların yeni anti-göğüs kanseri ilaçları için güvenli ve mükemmel bir platform sağlayacağını söylüyorlar. Zaman Gazetesi

2 uzmandan 2 süper reçete

Bu içecek ve yiyecekler size çok iyi gelecek! 2 ünlü uzmandan aldığımız tarifleri hazırlayarak, kendiniz ve aileniz için sağlıklı ve zinde bir yaşamın kapılarını aralayabilirsiniz.

Time dergisinin dünyayı değiştiren 100 kişi arasında gösterdiği ünlü uzmanımız Prof. Dr. Mehmet Öz, geçtiğimiz günlerde yaptığı basın toplantısındaki önerileriyle yine çok konuşuldu. Tavsiyeleriyle her zaman ilgi çeken Doktor Öz, bu kez uzun yaşamak için herkese 'yeşil içeceği' tavsiye ediyordu. Doktor Öz'ün yeşil içecek reçetesi bize uzun, sağlıklı ve zinde bir yaşam için hazırlayabileceğimiz diğer tarifler hakkında da ilham verdi ve hemen ülkemizin en tanınmış beslenme uzmanlarına danışarak, favori içecek ve yiyecek karışımlarını istedik.

İşte Prof. Dr. Mehmet Öz, beslenme uzmanları Dilara Koçak, Selahattin Dönmez ve Taylan Kümeli'den aldığımız tarifler:

Prof. Dr. Mehmet Öz'ün önerisi: Yeşil içecek
Neden öneriyor?

Yeşil her şeyin anahtarıdır. Vücudun yeşil yiyeceklere çok ihtiyacı var. Örneğin, semizotu ve ıspanak gibi gıdaların mutlaka bol bol tüketilmesi gerekiyor. Semizotu; E vitamini ile hücrelerinizi kaplar. Ayrıca sağlıklı yağlar grubundan olan Omega 3 yağları bakımından son derece zengin bir sebze niteliği taşır. Ispanak ise B vitamini, demir ve daha farklı birçok iyi şeye sahiptir.

Malzemeler
- 1 demet ıspanak
- Yarım demet maydanoz
- 1 adet kereviz
- ¼ çay kaşığı zencefil kökü
- 2 salatalık
- 2 yeşil elma
- Yarım limon suyu

Hazırlanışı: Ispanakları iyice yıkayın ve çiğ olarak blendıra atın. Salatalığı, kerevizi, maydanozu, zencefili ve limon suyunu da ekleyin. Bu karışımı tatlandırmak için, bir elmayı da ilave edin. Hepsini karıştırın ve günde 3-4 bardak için.

Beslenme Uzmanı Dilara Koçak'ın önerisi:Kabak çorbası

Neden öneriyor?
Kötü beslendiğinizi düşündüğünüzde ertesi gün bedeninizi temizlemek için aşağıdaki tarife göre kabak çorbası hazırlayın ve örnek listeyi takip edin.

Malzemeler
- 2 kabak (lif ve su oranı yüksek olup düşük kalorilidir)
- 2 soğan (iyi bir antioksidandır)
- 2 domates (içerdiği likopen önemlidir)
- 2 yemek kaşığı bulgur (tam tahıl olduğu için lif ve bitkisel protein içerir ve tok tutmaya yardım eder)
- 2-3 diş sarımsak (bağışıklık sistemi ve kalp için faydalıdır)
- Birer demet nane, maydanoz, dereotu, limon suyu (c vitamini içerir)
- 1 çorba kaşığı zeytinyağı (kalp dostudur)
- Az tuz
- 2-3 bardak su

Hazırlanışı: Hepsi beraber pişirilip, blendırdan geçirilir.
Aşağıdaki örnek listeyi 3 gün boyunca uygulayarak, çorbanın etkisini artırabilir, detoks yaparak vücudunuzu temizleyebilirsiniz.
1.gün
Sabah: 1 bardak kefir ve 10 fındık
Ara öğün: 1 meyve
Öğle: Kabak çorbası (sınırsız)
Ara öğün: 1 meyve + 10 fındık
Akşam: Kabak çorbası (sınırsız)
Ara öğün: 1 meyve
2.gün
Sabah: 1 probiyotik yoğurt, 1 kaşık yulaf, 2 kuru kayısı
Ara öğün: 10 badem
Öğle: Kabak çorbası (sınırsız)
Ara öğün: 1 meyve
Akşam Izgara balık ve salata
Ara öğün:1 meyve
3.gün
Sabah: 1 yumurta,1 grissini
Öğle: 1 tabak mercimek yemeği (etsiz) ve salata
Ara öğün: 1 meyve
Akşam Kabak çorbası ve ızgara balık
Ara öğün: 1 meyve
Bunlar da yapılmalı! Temizlenme süresince bol su içilmelidir, çay çeşitleri sınırsız içilebilir. Kahve ve kafein içeren içecekler ile alkolden uzak durulmalıdır.
Gün içinde istenildiği kadar salatalık, domates, biber, marul ve kereviz sapı tüketilebilir.

19 Kasım 2010 Cuma

Ayva'yı yemek için 12 neden var



Ayva'yı yemek deyimi argoda her ne kadar olumsuz anlamda kullanılsa da gerçek hayatta oldukça faydalı bir eylem. Doktor İsmail Ağar, ayva yemek için 12 faydalı neden sayıyor:


1-Damar sertliğini önler.
2-Karaciğer tembelliğine iyi gelir.
3-Ayva şurubu ishali ve dizenteriyi keser. Mideye ve bağırsaklara kuvvet verir.
4-Tansiyonu düşürür.
5-Safrayı tedavi eder.
6-Bronşite, öksürüğe ve vereme faydalıdır. Çekirdekleri kaynatılıp suyu içilirse göğsü yumuşatır.
7-Çekirdeklerinden yapılan merhem, dudak ve meme çatlaklarında, ekzamalarda kullanılır. Çekirdekleri kaynatılıp suyu içilirse göğsü yumuşatır.
8-Ayvanın yaprağını yakıp kül olmadan söndürüp iyice dövüp göze çekilirse çok faydalıdır.
9-Çiçeği baş ağrısını geçirir, kalbe, beyne iyi gelir.
10-Ayva suyu kabızlığı giderir.
11-Çiçeği bal ile pişirilip emzikli anneye verilirse sütü bollaşır.
12-Yemekten önce yenilirse kabızlık, sonra yenirse ishal yapar.

(Bugün)

4 Kasım 2010 Perşembe

HAMİLELİKTE KULLANILAN İLAÇLARA DİKKAT

Gebelikte kullanılan ilaçlara dikkat

Bu tür ilaçların gebelik sürecinde kullanılması halinde hem anne adayı hem de bebek için kalıcı anamoli ya da hayati sonuçlar doğurabileceği belirtiliyor.

Uzmanlar, gebelik süresince hekim bilgisi olmadan ilaç kullanımından kaçınılması, parasetamol içerikli ağrı kesicilerin alınması, sentetik östrojenden uzak durulması, yüksek doz vitamin A, lityum, warfarin, fenitoin ve valproik asit içerikli ilaçların kullanılmaması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Türk-Alman Jinekoloji Eğitim, Araştırma ve Hizmet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Cihat Ünlü, sağlıklı bir gebeliğin oluşumu, gebelik süreci ve sağlıklı bir doğum için anne adayının hem bedeni hem de ruh yapısının sağlıklı olması gerektiğini söyledi.

Gebelik öncesi ve gebelik süresince hem anne adayı hem de bebek için sağlıklı ve dengeli beslenmenin de çok önemli olduğuna değinen Ünlü, gebelik sırasında gereksiz ilaç kullanımından mutlaka kaçınılması, ilaç kullanımının hekim bilgisinde ve tıbbi açıdan gerekli olduğunda alınması gerektiğini vurguladı.

Gebelik öncesinde ve gebelik süresince anne adayı ve bebeğin sağlıklı olması ve bazı hastalıklardan korunması için kimi ilaçların alınması gerektiğine dikkati çeken Ünlü, bu açıdan folik asit ve demir ilaçlarının önemli olduğunu belirtti.

Ünlü, “Özellikle nöral tüp defekti olarak bilinen beyin ve omurilik açıklığı ile kendini gösteren bozuklukların önlenebilmesi için kullanılan folik asit takviyesi, gebelik düşünülmesinden 3 ay önce kullanılmaya başlanmalıdır” dedi.

Ünlü, gebelik süresinde vücutta birçok fizyolojik değişiklikler meydana geldiğini belirterek, bu süreç zarfında annenin dietlerle aldığı demirin her zaman yeterli olmadığı için dışarıdan hekim kontrolünde demir takviyesinin yapılması gerektiğini ifade etti.

Bazı hastalıklar tedavi edilmeden veya kronik olan hastalıklar kontrol altına alınmadan gebelik gelişmesi halinde anne adayı ile fetusun sağlığının tehlikeye girdiğine dikkati çeken Ünlü, şunları kaydetti:

“Fetusta yapısal ve mental bozukluklar, gelişme kısıtlaması, erken doğum gibi komplikasyonlar görülebileceği gibi bazı hastalıklar da anne ve fetusun yaşamını ileri derecede tehlikeye sokabilmektedir. Tiroid hormonunun az salınması (hipotiroidi), kronik tansiyon hastalığı olan olgular, şeker hastaları, kalp hastalığı olan veya psikiyatrik sorunları olan olgular, ilgi branşlarla birlikte gebelik oluşmadan önce tedavi edilmeli. Kronik hastalıklar da gebelikten önce mutlaka kontrol altına alınmalı.

Herhangi hastalık nedeni ile devamlı ilaç kullanan hastalar ise gebe kalmadan önce doktorlarına danışarak, ilaçlarını gebelikte zararı olmayan ilaç kategorisindeki ilaçlarla değiştirilmeli.”

Parasetamol içeren ağrı kesiciler tercih edilmeli

Sık kullanılan ilaç arasında yer alan ağrı kesicilerin de gebelik sürecinde kullanımına dikkat edilmesi ve bu konuda mutlaka hekime danışılması gerektiğine işaret eden Ünlü, gebelik sırasında herhangi bir nedenle ağrı kesici kullanılması gerektiğinde “parasetamol” içeren ağrı kesicilerin tercih edilmesi gerektiğini belirtti.

Ünlü, kimi zaman baş ağrısının, gebelik zehirlenmesinin bir ön belirtisi olabildiğine dikkati çekerek, gebelik zehirlenmesi halinde anne adayında, yüksek tansiyon, göz kapaklarında ayak ve ayak bileklerinde ödem, baş ağrısı, kulaklarda uğultu, bulanık görme, şiddetli bulantı ve kusma görülebildiğini söyledi. Ünlü, vücutta su ve tuz tutulması ile karşılaşılan bu durumda hemen tedaviye başlatılmadığında bebek kaybedilebildiğini ifade etti.

Ayrıca diğer ağrı kesicilerin çoğunda bulunan bazı maddelerin de bebeğin amnion sıvısında azalmaya neden olabildiğini dile getiren Ünlü, fetusta gelişim kısıtlaması ve belli haftalardan sonra da fetal kalpte istenmeyen etkilerin görülebildiğini bildirdi.

Sentetik östrojen, tümöre yatkınlığa neden olabiliyor

Prof. Dr. Ünlü'nün verdiği bilgiye göre, Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), ilaçları dört kategoride ele alıyor.

A katagorisini, gebeliğin birinci, ikinci ve üçüncü döneminde kullanıldığında bir sorun oluşturmadığı gözlenen ilaçlar oluşturuyor. Örneğin, tiroid ilacı “levotiroksin” buna örnek gösteriliyor.

B kategorisi, hayvan deneylerinde herhangi bir zararı gösterilmemiş ilaçlardan oluşuyor. Penisilinler, sefalosporin tipi antibiotikler bunlar arasında yer alıyor.

C kategorisi, hayvan deneylerinde bebekte yapısal bozukluk yaratabilen “teratojenik” yan etkiler gözlenen, insanlar üzerinde tam çalışma bulunmayan veya yeterli hayvan ve insan deneyleri olmayan ilaçları kapsıyor.

D kategorisini de gebelikte kullanıldığında zararlı etkileri gözlenlenmiş ilaçlar oluşturuyor. Fenitoin, karbamazepin, valproik asit, lityum bu gruptaki ilaçlar arasında yer alıyor.

Kategori X ise gebe kadında kullanılması kesinlikle yasak olan ilaçları içeriyor.

Birçok “östrojen” içeren ilaçlar fetal gelişimi olumsuz etkilemiyor. Örneğin kişi, gebe kaldığını bilmeden doğum kontrol hapları kullanmış olabiliyor, ancak bunun fetus üzerine olumsuz etkileri olmadığı belirtiliyor.

Ama “Dietilstilbestron” olarak bilinen “sentetik östrojen” geneital organlarda bozukluk ve tümöre yatkınlığa neden olabiliyor.

Hayvan deneylerinde bebekte yapısal bozukluk yaratabilen, insanlar üzerinde tam çalışma bulunmayan veya yeterli hayvan ve insan deneyleri olmayan ilaçlar arasında psikiyatride kullanılan “Lityum” bulunuyor. Lityum içerikli ilaçlar, kalp büyümesi, nabız sayısının normalden az olmasına (bradikardi), tiroksin hormonunun azlığına (hipotiroidizm) gibi sorunlara yol açabiliyor.

Talidomid içerikli ilaçlar, gebelerde kol ve bacaklarda, kalpte, kulakta bazı sorunlara neden olabiliyor.

Yüksek dozda Vitamin A ise bebekte fetal hasara yol açıyor. Günlük dozun 5000 üniteyi geçmemesi gerekiyor.

Warfarin içerikli ilaçların gebeliğin 8. ve 9. haftalarında kullanılması halinde, yüzde ve omurgada anormallik ve kıkırdak yapılarda bozukluk ortaya çıkabiliyor. Daha sonraki dönemlerde kullanılması durumunda da santral sinir sistemi anormallikleri görülebiliyor.

Valproik asit etkili ilaçların kullanılmasında, iskelet anomalileri, sinir sistemi anomalileri ve gelişim kısıtlaması görülebiliyor.
Fenitoin içerikli ilaçların tüketilmesi halinde de yüz anomalileri, büyüme kısıtlaması, yarık damak ve iskelet sistemi anomalileri görülebiliyor.

Gereksiz ilaç kullanımından kaçınmak için ne yapılmalı

Gereksiz ilaç kullanımından kaçınılması için, gebenin özellikle kendisini çok yormaması, aşırı sıcaktan, soğuktan, açlıktan ve aşırı beslenmeden kendisini koruması gerekiyor.

Devamlı ayakta duran anne adayının, ara ara dinlenmesi veya aynı pozisyonda oturarak çalışan kişilerin ara ara pozisyonlarını değiştirmesi küçük molalarda gezinti yapmaları öneriliyor.

Varise yatkınlığı olan veya devamlı ayakta kalan gebelerin de varis çorabı giymesi tavsiye ediliyor.

Kabızlığı önlemek açısından kepekli ekmek tüketilmesi, posalı yiyecekler yenmesi ve egzersiz yapılması öneriliyor.

Gebeliği sonbahar - kış aylarına denk gelen anne adaylarının, grip aşısı yaptırmaları tavsiye ediliyor.

Prof. Dr. Cihat Ünlü

Türk-Alman Jinekoloji Eğitim, Araştırma ve Hizmet Vakfı Başkanı (www.tajev.org)